Kadın Sorunlarını Travma Farkındalığıyla Okumak

(Sosyal Hizmet Magazin, Sayı 6, Nisan, 2019)
Prof. Dr. Tarık Tuncay, Hacettepe Üniversitesi, ttuncay@hacettepe.edu.tr

Popüler meslek dergimiz, Sosyal Hizmet Magazin’in altıncı sayısında (Nisan, 2019) kadın refahı alanı öncelikli olmak üzere insan haklarına ve uygulamada insancıl modeller konularına yer verdik. Hepsi birbiriyle iç içe geçmiş olan konular. Prof. Dr. İlhan Tomanbay hocamızla el ele çalışmayı sürdürüyoruz.  Aramıza sevgili Arş. Gör. Görkem Kelebek de katıldı ve yardımcı editörlük yükünü üstlendi. Elbette sayfa sorumlusu yazı işleri ve tasarım ekibimiz ile arkamızda elliden fazla yazarımız olmasaydı bu noktaya ulaşamazdık. Herkese gönülden sonsuz teşekkürler!

Bugün çocuk, engelli, yaşlı gibi hizmet alan gruplarının arasında bir kategori olarak kadınlar da yer alıyor. Kadınların profesyonel sistem tarafından fark edilmesi hem sosyal sorunların toplumsal cinsiyetle olan güçlü ilişkisi, hem de kadınların sosyal haklarının gelişmesi sayesinde olmuştur. Bugün henüz, LGBT-İ bireyler, Romanlar gibi marjinal gruplar kamusal sosyal hizmetlerin çatısı altında özel bir grup olarak değerlendirilmiyor. Düne kadar kadınlar da bu durumdaydı diyebiliriz. Oysa kadınlar ve özellikle çocuklar zamandan bağımsız olarak olumsuz yaşam olaylarından psikososyal yönlerden en çok zarar gören kişiler oldular.

Modern psikiyatrinin kurucularından Dr. Sigmund Freud, devasa teorisi psikanalizi, büyük çoğunluğu genç yetişkinlik dönemindeki (Viyanalı) kadınlardan oluşan hastalarıyla sürdürdüğü çok sayıdaki psikanaliz seanslarına borçludur (Breger, 2012). Bunların sonucunda, nevrozların ve psikozların en önemli nedeninin fiziksel/yapısal kusurlar değil, olumsuz yaşam deneyimleri olduğunu göstermişti. Hatta teorisi klasik psikanalizin özü de budur, ‘yaşam deneyimleri’.

Freud, özellikle cinsel istismarın insanın ruhsal ve sosyal sağlığı üzerindeki son derece yıkıcı etkilerini görmüştü. Bütün bu sağlam kanıtlara rağmen ataerkil toplumsal düzen sorunların dışarıda, ilişkilerde değil, içeride, ruhsal sistemin içinde aranmasına yol açtı. Dolayısıyla dramatik biçimde, ruhsal ve sosyal sorunların kadınların deneyimleri üzerinden analiz edilmesi olanağı, temelleri atılmış olmasına karşın kullanılamadı. Erkek egemen toplum, gücü ve cinselliği kadınları kontrol etme aracı olarak yoğun biçimde kullanmayı sürdürdü. Kadının kamusal alandaki etkinliğini sıkı biçimde izledi. Bu toplum modeli, eylemlerinin kadınlar üzerindeki yıkıcı etkileriyle yüzleşmeye hazır değildi. Bu yüzden uzmanlar içeride olup bitenle ilgilenmeyi, diğer ifadeyle “psişe” üzerinde çalışmayı sürdürdü (Ruppert, 2015). Yetenekler, güçlü yönler, bilinçli veya bilinçdışı süreçler insan işlevselliğinin ana konuları oldu.

Psikanalizin içsel deneyimlere ve duygulara fazla odaklanmasının sorumlusu belki de ataerkil sistemdir.

“Blaming the Victim”

Bu ruhsal sistemin içeriye dönük (intrapsişik) ve cinsiyet körü psikososyal anlayışı bizi nereye götürmüş olabilir? Her şeyden önce psikoterapinin başarısını köreltmiştir. Psikoterapi, failleri korurken, mağduru suçlamıştır! Sosyal çalışmacıların çok iyi bildiği, “blame the victim” meselesi! Mağdurun içindeki fail…

Kadın ne yaptı da tecavüze uğradı? Ne giydi? Nasıl konuştu? Saat kaçta, nerede ne yapıyordu? Hemen her gün medyanın olağan haberler arasında geçtiği kadına yönelik şiddet haberlerinin ardında, özellikle cinsel saldırılara uğrayan kadınların davranışları da ikinci derecede suçlu görülerek, ataerkil düzenin konforu korunmaktadır.

Ne Yapmalı?

Kadınların psikososyal sorunlarını derinden kavramak ve bunlara etkili yanıtlar üretmek zorundayız. Bunun için de travma teorisinde ve müdahalesinde daha yetkin hale gelmeliyiz. Sosyal çalışmacılar, her gün çok farklı ortamlarda kadınlarla çalışıyorlar.  Sığınma evlerinde, danışma merkezlerinde, çeşitli sosyal hizmet kuruluşlarında, psikiyatri kliniklerinde, adli hizmetlerde, hastanelerde, sosyal yardım hizmetlerinde mutlaka kadınlarla çalışıyorlar. Çalışma alanından bağımsız olarak travma-bilgili (trauma-informed) uygulama anlayışı benimsenmelidir.

Travma öyle bir deneyimdir ki maruz kalan kişi onu sonraki nesillere miras bırakır (Ruppert, 2016). Diğer ifadeyle, travmalar anneden çocuğa duygusal bağlanma ile geçer. Dolayısıyla bizler, ruhsal ve sosyal güçlüklerimizin ardında belki de anneannelerimizin yaşantılarını duyumsuyoruz.

Çağdaş Türk Edebiyatı’nın klasikleri arasında yer alan bir roman olan “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”nda Peyami Safa şöyle bir pasaj kaleme almıştır: “Çocuklarının felaketini iki kat şiddetle hisseden anneler, bu ıstıraplarını çocuklarına misliyle iade ederler; böylece kader ve acı, anadan çocuğa ve çocuktan anaya her intikal edişinde büyüdükçe büyür”.

Bugün pozitif bilimlerin kuramlarıyla çözümlediğimiz meselelere, bizden önce edebiyat fazlasıyla temas etmiş. İlerleme de kaydetmiş. Görüldüğü gibi, travmatik deneyimlerin aktarımında birinci elden anneler sorumluluk taşıyor. Oysa trajik olarak, en çok örselenen de anneler toplumda. Şu halde, “sağlıklı bir toplum için sağlıklı kadınlar” mottosunun ne kadar değerli olduğu bir kez daha görülüyor.

Travma maruziyeti olan bir kadın düşünün. Eminim çok sayıda sosyal çalışmacı, vakaları arasından birçok örnek hatırlayacaktır. Bu kadın, bir anne olarak maruz kaldığı fiziksel, cinsel, ruhsal ve ekonomik şiddetin acısıyla yoğun biçimde meşgul olduğunda kaçınılmaz olarak kendi ihtiyaçlarına odaklanacaktır. Bu nedenle istemsiz olarak çocuğuna olan doğrudan ilgisi, çocuğunun ihtiyaçlarıyla ilgili farkındalığı azalacaktır. Muhtemelen kendi ihtiyaçları ile çocuğunun ihtiyaçlarını da birbirine karıştıracaktır. Örneğin, çocuğunu aşırı besleyen, aşırı uyutan, aşırı giydiren anneler, çok sıkan veya aşırı serbest bırakan anneler, ya katı sınırlar koyan ya da hiç koymayan anneler acaba hangi karşılanmamış öz-ihtiyaçlarını telafi etme çabasındadırlar? Bunun ardında hangi çözülmemiş travmaları vardır? Peki böyle bir durumda çocuk nasıl gelişir? Kendi ihtiyaçları hakkında o da çarpık bir algı geliştirerek annesinin travmasını taşıyacaktır. Bir gün 10 yaşlarında bir erkek çocuğun, yemeğini bitirdikten sonra: “Anne ben doydum mu?” diye sorduğunu duymuştum. Annesi de net bir şekilde, “Hayır, biraz da şundan yiyince doyacaksın, Çabuk bitir!” diye yanıt vermişti. O anne, bu yaptığı ile gurur duyuyor dahi olabilir. Ne var ki, çocuğun hayati bir olgunlaşma sorunu yaşayacağı açıktır. Fizyolojik ihtiyaç farkındalığı dahi özerkleşmemiş bir çocuktan bahsediyoruz. Bu çocuk, bağımsızlaşmakta çok zorlanacak, annesinin travma ile örselenmiş benliğinin narsisistik bir kopyası olacaktır.

 

Anne neyse çocuk odur!

Dolayısıyla travma farkındalığı iki yönlüdür. Hem uzman açısından hem de hizmet alan açısından travmatik deneyimlerin yaşam sorunları üzerindeki etkileri görülmelidir. Profesyoneller travma teorisi bilgisine ve becerisine tüm boyutlarıyla güncel olarak sahip olmalıdır. Bugün kadınların psikososyal sorunlarını etkin ve derin bir kavrayışla okumak istiyorsak travma ve bağlanma üzerinde çalışmaya devam etmeliyiz.

Kaynaklar

Breger, L. (2012). Freud - Görüntünün Ortasındaki Karanlık, (Aslı Biçen, Çev.), 3.Baskı, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları

Ruppert, F. (2015). Travma, Bağlanma ve Aile Konstelasyonları, (Fatma Zengin, Çev.), İstanbul, Kaknüs Yayıncılık.

Ruppert, F. (2016). Travmatik Yaşantılar – Sembiyoz ve Otonomi, (Fatma Zengin, Çev.), İstanbul, Kaknüs Yayıncılık.

  • Twitter Clean

© 2015  TARIK TUNCAY. www.tariktuncay.org - Sitede yer alan yazılar kaynak gösterilerek kullanılabilir.

This site was designed with the
.com
website builder. Create your website today.
Start Now